Tarihi: 4 – 7 Haziran 2009
Planımıza göre 4 Haziran Perşembe akşamı kayakları İstanbul Paşabahçe’deki kulüp binasından yükleyip yola çıkacak ve Bahçeşehir’den Şevket Abi’yi alıp yola devam edecektik. Kulüp binasına geldiğimizde İsrailli dostumuz Avner ve Cemal Abi kayakları ve diğer ekipmanları hazırlamışlardı.

Kayakları yükleyip çıktık ve Bahçeşehir’den Şevket Abi’yi de alıp düştük yollara. Gece 02:00’ye yaklaşan bir saatte Gelibolu’ya oldukça yakın bir köyde yaşayan Cemal Abi’nin kardeşinin köyünde sabahı ettik ve sabah erkenden Gelibolu’ya geçip kahvaltımızı edip son hazırlıkları da bitirdik.

Saat 09:00’da suda olsak da çıkışımız 09:30’u bulmuştu. Plana göre araçları Gelibolu’da bırakacak, boğazı geçip Bozcaada’ya uğrayıp Babakale’den çıkacaktık. Şevket Abi’nin ayarladığı bir kişi de araçlarımızı Gelibolu’dan Babakale’ye transfer edecek, biz de karaya çıktığımız gibi yüklenip araçlarla dönüş yoluna geçecektik. Bu güzergahı daha önce Şevket Abi ve Cemal Abi birkaç farklı ekip üyesiyle katetmişlerdi. Şevket Abi’nin söylediğine göre Çanakkale Boğazı ve Ege’ye açılan ağzı genelde kuzeyden güneye doğru rüzgarların da desteğiyle hep güneye doğru yani bizim gitmek istediğimiz doğrultuda akıyordu. Fakat faaliyeti planladığımız günlerde öğrendiğimiz kadarıyla rüzgar bu sefer tersine esecekti. Daha önceki kadar kolay bir yol olmayacaktı. Gelibolu’dan çıktığımızda rüzgar gerçekten hafif şiddette bize doğru esiyordu.
Atmış beş yaşındaki İsrailli dostumuzun bize nasıl da fark attığını hayretler içinde izlerken boğazın içinde buluverdik kendimizi. Etraftan biraz meraklı biraz çekingen bakışlar da üzerimizde ilerliyorduk.
İlk kısa molamızı iki saat süren yolculuk sonrası 11:30 gibi verdik.

12:00 gibi tekrar yola koyulduk ve ikinci uzun molamızı verinceye kadar üç saat kürek çektik.

Yaklaşık iki saat mola verdiğimiz bu noktadan ayrılmamız 17:00’yi buldu.
Bu noktaya kadar karşımızdan fakat hafif esen rüzgar şiddetini artırmış, artık bazı anlarda bizi karşımızdan döver hale gelmişti. Konaklayacağımız yer olan Eceabat tam karşımızda görünüyor fakat yol birtürlü bitmek bilmiyordu.

Kısa molalardan birinde Avner, Volkan ve Şevket’in kayağının burnu.
Eceabat’a yaklaştığımız her metre sanki bizi geri püskürtmeye çalışan rüzgar, Eceabat önlerine geldiğimizde bir anda ortadan kayboluveriyor ve bizlerin, günün sonundaki son kürek haraketlerimizi Çanakkale şehrini akşamüstü güneşi ile seyretmemize olanak veriyordu.

Eceabat’a çıktığımızda saatler 19:00’a gelmişti. Yine meraklı bakışlar arasında kayaklarımızı oradaki bir restoranın bahçesine bırakmayı teklif ediyoruz, bir süre anlamsız bakışlar sürse de içlerinden birinin “nereden geliyorsunuz” sorusunu sormasıyla herşey normale dönüp ortam yumuşuyor. Denize hemen 100 metre mesafedeki otele gittiğimizde ise bizi bir süpriz bekliyor, otel dolu… Fakat otelci hemen yandaki tek katlı müstakil evi pansiyona verebileceğini söylüyor. Ev çok bakımlı olmasa da bahçesindeki meyve ağaçları gayet güzeldi. Hemen kısa duş merasimleri ile tuzdan arınıyor ve kasabaya iniyoruz. Yarın için biraz alışveriş yapıp yemek yiyoruz. Zaten yere basmayan ayaklarımız bizi çok geç olmadan huzurlu yuvamıza taşıyor ve deliksiz bir uyku çekiyoruz.
Ertesi sabah 06:00’da kalkıp kahvaltı ediyoruz. Bugün biraz daha erken çıkmamız gerek falan derken suya inişimiz 07:30.

Eceabat’tan çıkışımızla beraber hava bize bir güzellik yapıyor ve hafif de olsa karşımızdan değil arkamızdan esiyor. Çanakkale Boğazı’nın normal akıntısı ile birlikte zaman zaman saatte 11 km ile seyrettiğimizi Avner’in GPS’inden öğreniyoruz.

Boğaz trafiğinin sağında kalıp devam ettiğimiz yolculuğumuza karşı tarafa geçip Çanakkale Boğazı çıkışının güneyindeki deniz fenerinin hemen altında ilk molamızı veriyoruz, saatler 12:00’yi gösteriyor.

Mamalarrrr…

Hemen Cemal Abi Avner’in kayağını inceliyor.

Vee.. tamam.. Cemal Abi ince detaylarına kadar nasıl yapılacağını çözdü.
Yarım saatlik bir molanın ardından sağımızda görünen Bozcaadaya kürek sallayıp yola çıkıyoruz. Fakat daha önce bize daha yakın olan küçük adacıklardan Tavşan Adası’nda uzun molamızı vereceğiz.

Boğaz çıkışını terk ederken aşağı doğru akan akıntı kesiliyor ve az sonra da rüzgar yine üstümüze eserek bize “ben geldimm” diyor. Yine bir ara şiddetini artıran rüzgar kayakları oldukça tutuyor.
Artık Ege Denizi’ndeyiz ve bu durum suyun renginden hemen belli oluyor. Engin lacivert bir denizde ilerliyor ve sonunda Tavşan Adası’na 15:30 gibi varıyoruz.

Adaya yaklaşırken sığlaşan su ve tertemiz bemberrak bir deniz hemen dikkati çekiyor, sanki reklam filminde gibiyiz ama hiç palmiye yok. Tavşan Adası’na iyice yaklaştığımızca tepemizde sayılamayacak kadar martı dolaşıyor ve neredeyse martı gürültüsünden birbirimizi duyamıyoruz. Daha dikkatli bakıldığında yine sayılamayacak kadar martı yavrusunun paytak paytak yürüyüşlerle kaçıştığını görüyoruz. Martıların huzursuzlanmasının sebebi şimdi anlaşıldı. Martıların doğal yaşam alanı haline gelmiş olan adaya ayak basarak rahatsız etmek istemezdik ama fazla kalmayacağız. Günün ikinci ve uzun molasını burada verip atıştırmalıklarımızı kahve eşliğinde götürdükten sonra biraz sohbet biraz dinlenme falan derken tekrar 17:00 gibi yola çıkıyoruz. Rüzgar bu sefer kuzeybatıdan esiyor, ne üstümüze ne de arkamızdan…

Akıntılardı, rüzgardı, gemi trafiği, dalgalar derken Bozcaada’ya engin bir huzur içinde giriyoruz. Kalacağımız pansiyonun yakınlarındaki deniz kıyısına kayakları bırakıyoruz. Yine garipser bakışlar içinde gözler üzerimizde. Avnerle İngilizce konuştuğumuz için bizi yabancı sananlar Türkçe konuştuğumuzu görünce bir kez daha şaşırıyor.

Birilerinin ağzından dökülen “aaa seakayakçılar… aaaa Şevket…” kelimelerinin ardından anlıyoruz ki, Şevket Abi’nin İstanbul’dan tanıdığı bir iki dostu da burada.
Kayakları boşaltıp pansiyonumuza yerleşiyor ve yine duşlarımızı alıp rahatlıyoruz. Planımıza göre Ertesi gün Babakale’ye gidecek ve araçları Şevket Abi’nin ayarladığı biriyle oraya transfer ettirecektik. Fakat bu plana göre denizden akşam 18:00’de çıkmamız gerekiyor ve İstanbul’daki kulüp binasına dönüşümüz gece 03:00 sularına takabül ediyordu. Ben, Alican ve Cemal Abi ertesi gün mesai başında olacağımızı da düşünerek Bozcaada’dan 10 km uzaklıktaki Geyikli’den karaya çıkıp geri dönmeyi düşündük. Böylece öğlen gibi kayaklarımızı araca yüklemiş ve dönüşe geçmiş olabilecek, İstanbul trafiğine de kalmayacaktık. Bu sebeple Cemal Abi akşam bizimle kalmayıp Eceabat’a dönecek oradan bizim aracı Geyikli’ye getirecekti. Avner de kayağını bırakmamak için kayakları bıraktığımız yerin hemen önündeki tahta iskelede çadır kuracaktı. Pansiyonda Şevket Abi, Alican ve ben kalmıştık. Sıcak bir duştan sonra hemen etrafı gezmeye çıktık, zaten küçük ve şirin bir yerleşim olan adada gezilesi çok da yer yoktu. Bir balık restorana oturup koca bir kofana ve onun yanında birçok güzel mezeyi rakı eşliğinde indirdik mideye.

Yine alışverişimizi yapıp pansiyona gittik, yatağa yerleştiğimde son hatırladığım şey Şevket Abi ve Alican’ın birbiriyle iletişim kurmaya çalıştığıydı, yorulmuşuz…
Sabah yine erken kalkıp toparlanıyoruz, kahvaltı niyetine aldığımız poğaçaları da kayakları hazırlarken indirdik. 07:30 gibi suya çıkıp Şevket Abi ve Avner’le vedalaşıyoruz. Avner’i bir daha sonbahara kadar göremeyeceğiz, buradan İzmir Karaburun’a kadar gitmeyi planlıyor. Kendisine iyi yolculuklar diliyoruz ve yollarımız ayrılıyor.

Şevket Abi’de Avner’e Kumbağ’a kadar eşlik edecek. Hava durumuna göre bugün havanın kuzeyden esmesi gerek, o yüzden ilk önce biraz kuzeye doğru yol alacağız ki rüzgar bizi çok aşağı atmasın. Bozcaada ile Geyikli arasındaki küçük adacığa geldiğimizde hiç de öyle olmadığını rüzgarın yine güneyden estiğiniz farkediyoruz. Cemal Abi bizi Geyikli’de bekleyeceği için onun kayağını ben çekiyorum. Arkamda bağlı boş bir kayağın beni bu kadar yavaşlatacağı hiç aklıma gelmezdi. Bir de rüzgar tersten esince sanki faaliyetin adı “rüzgara doğru…” oluveriyor. Önceki günlere göre biraz daha ağır bir tempoyla, güle oynaya ilerliyoruz. Bir ara fıkra olayına girsek de fazla fıkra hatırlayamıyorum, Alican’da ise tık yok… Epey zaman önce Google Earth’ten kefettiğim ve “kesinlikle günün birinde burada bulunmak istiyorum” dediğim bir kumlu burun vardı. Bu burun Bozcaada’nın tam karşısındaki anakarada yolu izi olmayan kumdan oluşmuş bir burundu. Alican’ı ikna edip bu burunda artık bulunmanın tam zamanı olduğunu düşünüyordum. Burnu ilk Alican gördü, biraz daha kuzeyimizde kalıyordu. Yol biraz uzayacak da olsa oraya gidecektik. Burna vardığımızda denizin rüzgarın da etkisiyle kuzeye doğru aktığını farkettik, biraz daha zorlanacaktık anlaşılan. Hayalini kurduğum kumlu burun son derece sakin bir deniz ve muhteşem bir oluşumla karşıladı bizi, burada bulunmak gerçekten muhteşem. Yine biraz aylaklandıktan sonra yola çıktık ve Geyikli iskelesinde bizi bekleyen Cemal Abi ile buluştuk. Kayakları arabaya yükleyerek yola çıktık. Şevket Abi’ye çıktığımızı haber vermek için SMS gönderdik. Biz yolda iken Şevket Abi’den gelen cevap mesajı ile onların da 16:00 sularında denizden çıkmış ve dönüş yoluna geçmiş olduğunu öğrendik.

Gerçekten yorucu fakat son derece de keyifli bir faliyet sorunsuz bir şekilde sona ermişti. Birbirinden güzel minik plajları gerimizde bırakarak ilerlemiş, bir kısmında mola vermiştik. Milyon dolarlık tekne sahiplerinin bile giremeyeceği sığ sulara girmiş, Çanakkale Boğazı’nın ortasında kürek çekmiştik. Güneş yanıkları bizi biraz hırpalamış olsa da suratımda kocaman bir gülümseme ile dönüyordum.

Etkinlik Fotoğraf Albümü için Tıklayınız

Etkinlik Tarihi / Saati
04/06/2009 - 07/06/2009
06:00 - 20:00
Mekan
Bozcaada
Harita
Harita yükleniyor...